Prof. Dr. İlber Ortaylı yazdı: Dikkati ve iştahı üzerine çeken mekân: Kıbrıs….

Prof. Dr. İlber Ortaylı yazdı: Dikkati ve iştahı üzerine çeken mekân: Kıbrıs….
banner23

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in müstakil en büyük adası, bütün Akdeniz’in ise üçüncü büyük merkezidir. Tarihteki rolü ve yerleşimi itibarıyla Sardinya ve Sicilya ile mukayese edildiğinde daha erkenden bakır ve bronz çağını yaşadığı görülür. Aslında siyasi önemi dolayısıyla diğer iki adadaki medeni olayları aynı yoğunlukta yaşayamadıysa da önemini her zaman korumuştur. Sicilya’da milattan önceki 6-7’nci yüzyıllardaki büyük Yunan kolonizasyonu hareketine benzer bir olay Kıbrıs’ta görülmez. Sakinleri ve sanat eserleri itibarıyla çok özgündür. Akdeniz’e ilk defa çıkan Mısırlılar hatta Fenikeliler evvelki Suriye ahalisi ve Hititler devrinde bile ismi sık geçmektedir. Siyaseten her zaman tercih edilen, dikkati ve iştahı üzerine çeken bir mekân olmuştur.

Bundan tam 449 yıl evvel, 1 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs Osmanlılar tarafından fethedildi. Padişah II. Selim ve vezir-i azamı Sokullu Mehmed Paşa dikkatini Volga Don Kanalı bölgesine ve Süveyş’e yönelttiği için Kıbrıs’tan o kadar çok rahatsız olmuyor ve fethini tehir ediyordu. Padişahın civarı ve Lala Mustafa Paşa bu konuda çok ısrarcı olunca Kıbrıs kuşatması başladı.




1570’in mart ayı ile kuşatma başlar ve temmuz ortalarında Limasol Kalesi’ne ulaşılır. Kale Venedik tarafından boşaltıldığından Limasol fethedilmiştir. Demek ki güneyden bir fetih başlatılmıştı. İlerleyiş kolaydı, çünkü 1204 Haçlılar seferinden beri ada üzerine hâkimiyet kuran denizci İtalyanlar ve bilhassa Cenevizlilere karşı Venediklilerin galebe çalması yapıyı değiştirmişti.

YERLİ HALK ŞİKÂYETÇİYDİ

Venedik hâkimiyeti Kıbrıs’ta kalıcı eserleriyle görülür. Ancak yerli halk kendilerinden son derece şikâyetçiydi. Memluklara ödedikleri ağır haracın yarattığı vergiler, Venedik senatosunun Kıbrıs’ı sadece sömürge olarak kullanması yerli halkı bezdirmiştir. Ortodoks ve Katolik kiliselerin sadece doktriner bakımdan ruhani kavgası nedeniyle bu kadar keskin düşman gruplar yaratması başka bir coğrafyada görülmemiştir. Yerli halkın içinde İtalyan kolonizatörlerin çok olduğu görülüyor. Yerli Katolik kalıntıları ve Ortodokslar, Türklerin fethinden sonra da adada kaldı. Fakat Kıbrıs’ta hiçbir zaman bu kadar büyük isyan dalgaları ve hoşnutsuzluklar meydana gelmedi. Venedik’in kanunlara dayalı ve ortaçağlar için muhteşem görünen Venedik cumhuriyet idaresi maalesef Kıbrıs’ta kaba bir kolonizatörlüğe dönüştü. Aynı durum Venedik idaresindeki Girit için de söylenebilir.


Padişah II. Selim ve vezir-i azamı Sokullu Mehmed Paşa dikkatini Volga Don Kanalı bölgesine ve Süveyş’e yönelttiği için Kıbrıs’tan o kadar çok rahatsız olmuyor ve fethini tehir ediyordu. Padişahın civarı ve Lala Mustafa Paşa bu konuda çok ısrarcı olunca Kıbrıs kuşatması başladı.

TÜRKLERİN EN SARİH GRUBU

Kıbrıs’ın fethinden sonra yerli bir feodal zümre yaratılmadı. Dağıtılan eski yapı ve yapılan tahrire göre eski köylüler arazilerinde kaldılar, manastırların hakları tanındı. Tımarlı dirlik sahibi bir askeri sınıf yanında yerleştirilen Türkmenlere de bu ölçüler içinde çift yer verildi. Kıbrıs’ta yerleştirilen Türkler daha çok Karaman bölgesinden ve Toros Dağları’nın Türkmenleridir. Yarı göçebe Türkmenler arasındaki ihtilaflar, bunların bazı halde hükümet görevlilerine dahi karşı ayaklanmaları dolayısıyla Kıbrıs’a sürgün edildikleri biliniyor. Binaenaleyh Kıbrıs Adası Türk nüfusunun etnik kökeni ve menşei bakımından Türk dünyasında en sarih olarak bilinen gruptur. Venediklilerin kalıntıları ve kimler oldukları Adriyatik Cumhuriyeti’nin arşivinde kayıtlıdır. Fenikelilerin örneği ise Maltalılar ve Lübnanlılardır.
Kıbrıs idaresinde Rum milleti ve kilisesi olduğu gibi tanındı. Zira Kıbrıs başpiskoposu otosefal bir kilisenin başındaydı. Halk meclisi, mali bakımdan mükelleflerin yüklenmesi, yerine getirilmesi ve bazı işlerin yürütülmesi bakımından etkin bir organdı. Benzer bir mali özerk sistem Yunanistan’da Hydra Adası’nda ve buradaki armatörler arasında da görülür.

ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUN

1878 Berlin Kongresi’nde Fransızların mühendis (Ferdinand de Lesseps) ve sermayesinin meydana getirdiği Süveyş Kanalı’na hızla el koymayı beceren Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli, bu sefer de Rusya’ya karşı Türkiye’ye verdiği desteğin bedelini aldı. Kıbrıs geçici olarak Britanya işgaline bırakıldı. Türk imparatorluğunun bu formel hâkimiyeti Birinci Cihan Harbi başlarken sona erdirildi. Bazı efsaneler ve yanlış eleştiriler vardır. Kıbrıs’ın bağımsızlığı için uğraşanlara Türkler katılmamış, İngilizci davranmışlar, çok doğru yapmışlar. İşin kanunu budur. Bir yerde iki etnik grup çatışıyorsa ya da gerilim halindeyse birinin ak dediğine öbürü kara der. Kıbrıs Türk nüfusunun zirai toprakları dışında ve vakıflarında maalesef iktisadi etkinliğin geriletilmesi dışında hâkim oldukları tek alan Britanya idaresine ortak olmaktır. Poliste ve adliyede bu görülür. Ada liderlerinin en önemlileri Rauf Denktaş gibi Britanya Adliyesi’nde görevli hukukçular arasından çıkmıştır.




Bugün Kıbrıs’ın sorunu 1974’ten sonra yerleşen nüfusun homojen bir karakter göstermemesi ama bu derbederliğin aynı zamanda politikaya da yansımasıdır. Göçmen yerleştirme işlemi yanlıştı, plansızdı. Yerli Kıbrıs halkının rahatsızlığı da bundan ileri gelir. Yerleşen bir kısım adam “istilacı Türk ordusu”ndan bahsediyor, “kolonyalist” diyorlar. O takdirde kendilerinin basit kolonlar olduklarını kastediyorlar herhalde. Çözülmesi gereken bir sorundur.

KIBRIS NEDEN ÖNEMLİ?

İş artık “Bizim orada ne işimiz var?” gibi boş konuşmalar dönemini geçti. Akdeniz’in bu bölgesinde petrol ve gaz kavgası yaşanıyor. Kıbrıs Adası’yla Türkiye ve Türkiye-Libya sahilleri arasındaki konum dolayısıyla denizaltı araştırmaları şüphesiz ki Yunanistan ve Güney Kıbrıs muhalefetiyle önlenmeye çalışılıyor. Mısır’la olan politikamız dolayısıyla Atina-Kahire işbirliğine gidiliyor. Türkiye-Libya Anlaşması’na karşı Mısır ve Yunanistan da bir anlaşma peşinde. Bu sıcak çatışma olasılığını arttırmıştı…

TÜRKİYE HAKLARINI KORUMALI

Akademik camianın seçkin üyesi, uluslararası hukuk uzmanı ve karasuları meselesini iyi bilen Profesör Hüseyin Pazarcı bu çatışma ihtimali üzerinde duruyor. Türkiye’nin hukuki açıdan haklı olduğu ama çözümün siyasete dayandığı açık. Sahillerin statüsü, kıta sahanlığı gibi uluslararası hukuk sorunları bakımından Akdeniz’in iki yakasındaki komşuların ara sahaya uzanımı bir ihtilaf konusu olamaz. Gel gör ki siyaset bununla her zaman bağdaşmıyor. Libya ile işbirliğini rahatça sürdürmek için Türkiye’nin Mısır politikasını yeniden gözden geçirmesi gerekir. Tabii geçtiğimiz günlerde Esad güçlerine yardım için(!) Suriye’ye destek gönderen Mısır’la bu mümkün olur mu? O da zor görünüyor. Türkiye denizlerdeki haklarını korumalı ve müttefiklerle bağlantımız huzur içinde yürütülmelidir

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner19

banner1

banner3

banner18