“Adadaki Türklere Yakında Mal Kalmayacak”

“Yabancıların sayısız emlak elde ettiği yasa  acilen tadil edilmeli” 

“Adadaki Türklere Yakında Mal Kalmayacak”

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi, Akdeniz Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Şahin ve KISBÜ Öğretim Üyesi Zeki Akçam “Kıbrıs’ta toprakların yabancılara özellikle de Yahudilere satılması” konusunda önemli açıklamalarda bulundu. İsrail’in Kıbrıs siyasetini bir çok başlıkta değerlendiren Doç.Dr. İsmail Şahin, “İsrail Kıbrıs’ı doğal genişleme ve yayılma alanı olarak görmektedir” dedi. KISBÜ Öğretim Üyesi Zeki Akçam Kıbrıs’ta yabancılara yönelik mal satışlarının çok arttığını ve bunun neticesinde “adadaki Türklerde yakında mal kalmayacağını” belirtti.

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi, Akdeniz Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Şahin İsrail’in Enerji Siyaseti ve Kıbrısta Olmak İstemesinin Nedeni şu sözlerle açıkladı;

 1930’lu yıllardan beri, önce İngiltere’nin sonra da ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik en önemli enerji politikalarının başında petrolü güvenli ve kontrollü bir şekilde Doğu Akdeniz’e ulaştırmak gelmektedir. 1935 yılında inşa edilen Musul-Hayfa Petrol Boru Hattı ve 1950 yılında tamamlanan Trans-Arap Boru Hattı bu durumu gözler önüne seren somut örneklerdir. Her ne kadar bu iki boru hattı günümüzde çalışmıyor olsa da, zamanı gelince yeniden hayata geçecek canlı bir proje olarak varlığını devam ettirmektedir. Gerek Musul/Kerkük gerekse Basra Körfezi’ndeki enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz’e ulaştırılması projesine bölge devletleri içerisinde en çok İsrail önem vermektedir. Bir taraftan enerji arz güvenliği sağlama diğer taraftan enerji ithalatçısı konumundan enerji ihracatçısı konumuna yükselmek için ciddi uğraş veren İsrail için bu mesele neredeyse milli bir politika halini almıştır.

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de var olan enerji kaynaklarını yönetme bağlamında hareket etmeyi kendisine vazife kılan İsrail, bu çerçevede bir dış politikayı rehber olarak benimsemiştir. Filistin ve diğer bölge devletleriyle ilişkilerini genelde bu perspektiften yönetmeye çalışmıştır. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını tek merkezde toplayarak uluslararası piyasalara arz etme politikasını takip eden İsrail, kurulduğu günden beri bir türlü istikrarlı ve üst düzeyde diplomatik ilişki kuramadığı Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile hem bu ülkelerde var olan ekonomik krizleri hem de Türkiye ile yaşadıkları siyasi sorunları fırsata çevirerek hızlı bir yakınlaşma sürecine girmiştir.

İsrail’in girişimleri neticesinde, Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Yunanistan’ın Akdeniz’de üçlü işbirliğini geliştirme kararı alması ve bu noktada imzaladıkları anlaşmalar, Türkiye’yi önemli enerji güzergâhı haline getirecek Doğu Akdeniz gazının Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara arz edilmesi ve Ceyhan’dan İsrail’e yapılması düşünülen enerji nakil hattı projelerini de ikinci plana itmiştir. Türkiye’nin Akdeniz’den ve dolayısıyla enerji projelerinden tecrit edilmesi anlamına gelen söz konusu üç ülke arasındaki işbirliği, şüphesiz İsrail’in krizleri fırsata çevirme siyaseti sayesinde olmuştur. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, “yalnızca birkaç yıl geriye baktığımızda, ülkelerimiz arasında böylesine sıcak, yakın ve doğrudan bir ilişkinin olmaması anlaşılır gibi değil” şeklindeki açıklaması nasıl bir siyasi başarıya ulaştığını göstermesi açısından kayda değerdir. Diğer taraftan 2018 yılının başında İsrail’de faaliyet gösteren Amerikan Noble şirketi ve İsrailli Delek şirketi ile Mısır’ın Dolphin Energy şirketi arasında 10 yıl süresince 65 milyar metreküp doğalgaz tedarikini içeren anlaşmaların imzalanması, İsrail’in Mısır’ı enerji yönünden kendisine bağlayan tarihi bir adım olmuştur. Böylece İsrail yarım asrı aşan enerji siyasetiyle bölgedeki ilişkiler örgüsünü tersine ve kendi lehine çevirme arzusuna ulaşmıştır. İsrail ile Mısır arasında artan işbirliğinde Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve iktidarının askeri darbe ile görevden uzaklaştırılması önemli bir kırılma yaratmıştır. Öyle ki, 2012 yılında Mursi İsrail ile olan gaz anlaşmasını feshederek İsrail-Mısır ilişkilerine ağır bir darbe vurmuştur. Fakat sonrasında yaşanan gelişmeler Mısır’ın İsrail’e bağımlı hale gelmesinin yolunu açmıştır.

Küresel basınç ve Akdeniz’deki olası kırılma noktaları

Arap Baharı sonrası meydana gelen bölgesel gelişmeler dikkate alındığında, İsrail’in büyük bir jeopolitik kazanım yakalamak üzere olduğu görülmektedir. İsrail kıyılarında bulunan Tamar sahasından elde edilen doğalgazın Ürdün, Filistin ve Mısır’a pazarlanması, Tel Aviv Yönetimi’nin Arap dünyasıyla kurmaya çalıştığı ilişkilere olumlu bir katkı sunmuştur.

İsrail’in orta vadeli stratejik hedeflerinden birisi de Arap dünyası ile Avrupa arasında bir köprü kurmaktır. İsrail’in önce bölgesel gaz piyasasına, ardından da küresel gaz piyasasına entegre olma çabaları bu stratejiye ait somut işaretlerdir. Bu hedefin başarılı olması, uzun vadede İslam İşbirliği Teşkilatı’nı işlevsiz bırakabilir. Böyle bir sonuç tamiri güç olaylara kapı aralayabilir. Diğer taraftan güncel gelişmeler bir kenara bırakılırsa, bölgesel düzeyde en etkili oyuncu olma yarışında, daima önde yer almak için mücadele veren İsrail’in önündeki en büyük engelin Mısır olduğu unutulmamalıdır.

Mısır’ın Zohr deniz sahasında keşfedilen doğalgaz kaynakları Kahire’yi yeniden Arap dünyasının liderliğine soyundurabilir. Jeopolitik hesaplamalardan hareket edildiğinde, Mısır’ın gelişmekte olan enerji pazarının merkezi olma potansiyelinin varlığı göze çarpmaktadır. Mısır bu çerçevede hem Avrupa hem de Afrika gaz pazarını ele geçirmede İsrail ile ciddi bir rekabete tutuşabilir. Bugün belki Mısır’daki Sisi Hükümeti ilk etapta böyle bir çatışmayı göze almayabilir. Ancak unutulmamalıdır ki her iki ülkeyi yakın temas kurmaya yönlendiren nedenler geçicidir. Türkiye’ye karşı tehditkâr bir tutum ve söylem etrafında birleşen Mısır ve İsrail, bu konuda en büyük desteği, ABD’den almaktadırlar.

İsrail, ABD, İtalya ve Fransa’nın kütüğüne kayıtlı uluslararası enerji şirketlerinin Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını sondaj ve işletim hakkı elde etmiş olması, haliyle bu devletleri aynı söylem üzerinde buluşmaya zorlamaktadır. Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol sahalarının paylaşımı, aktarma hatlarının oluşturulması ve kontrolü, adı geçen devletler ile yerel aktörler arasında benzersiz ortak bir menfaat ağının kurulmasını tetiklemiştir. Henüz her şey tamam olmuş değildir. Süreç, bölge içinden veya dışından gelebilecek ezberi bozacak hamlelere halâ açıktır.Dünya ölçeğinde Myanmar’dan Suriye’ye kadar uzanan hatta yer yer ortaya çıkan çatışmalar ve yükselen tansiyon, anahtar öneme sahip ülkelerin güvenliğini tehdit etmektedir. BM, NATO ve AB’nin küresel barışı korumadaki başarısızlıkları bilhassa jeopolitik öneme sahip ve ciddi güvenlik sorunları yaşayan ülkelerin hızlı bir şekilde silahlanmasına yol açmaktadır. Bu durum bir taraftan uluslararası silah piyasasını ciddi şekilde hareketlendirirken diğer taraftan yapay gerilim bölgelerinin sayısını çoğaltmaktadır. Ayrıca bu hadiseler, çakışan çıkarlar nedeniyle devlet dışı silahlı yapılanmaların etkisini ve sayısını hızla artırmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, dünyanın gelişmekte olan bölgelerini temsil etmekte yetersiz kalması ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin oluşmaya başlaması şeklindeki gelişmeler, ülkeler arası çatışma veya işbirliği olanakları için bir fırsat sunmaktadır.Dolayısıyla Yunanistan Eski Dışişleri Bakanı NikosKocias’ın da geçtiğimiz günlerde ifade ettiği üzere Doğu Akdeniz’deki var olan ya da yapılmaya çalışılan enerji alanındaki işbirliklerine Türkiye’nin de katılımının sağlanması, Kuzey Kore’den başlayıp batıya doğru yayılan yüksek basıncın azalmasına katkı sağlayacaktır. Hindistan ve Pakistan’ın savaşın kıyısında dolaşması, Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu ve Ortadoğu’da çöken otoriteler ile yukarıda belirtilen uluslararası güçlerin işlevsizliği bir bütün olarak düşünüldüğünde, Türkiye’nin kazan-kazan formülüyle işbirliklerine dâhil edilmesinin önemi daha iyi anlaşılabilir.

Büyük Güçler ve Kıbrıs

Sovyetler Birliği’nden bu yana Rusya’nın Kıbrıs’a yönelik ilgisi artarak devam ediyor. Rusya’nın anti-emperyalizm, komünizm ve ortodoksluk üzerinden Kıbrıslı Rumlarla geliştirdiği ilişkiler, Makarios döneminden günümüze etkisini sürdürüyor. Bazı uzmanlara göre Rusya, adanın güneyinde küçük bir Moskova inşa etmeye çalışıyor. Böyle bir iddianın nedeni, Rum tarafında artan Rus nüfusu, okulları, radyo istasyonları, kiliseleri, iktisadi ve kültürel kurumları ve “Ben Vatandaşım” adındaki siyasi partileri.Güney Kıbrıs’ın, kendi limanlarını Rus askeri gemilerinin kullanımına açan anlaşmayı Şubat 2015 tarihinde imzalamasıyla, yukarıdaki iddia biraz daha güç kazandı. Nitekim bu anlaşma, AB’nin Rusya’ya ekonomik yaptırım kararı almasından sonra gerçekleşti. Her ne kadar Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, söz konusu limanların “terörle mücadele ve korsanlık olaylarını engellemek için” kullanılacağını ifade etmişse de Doğu Akdeniz’de jeopolitik denklemlerin değiştiği bir ortamda yapılan bu açıklama pek itibar görmedi.

Anastasiadis, Komünist Parti AKEL’in ve Rum Yönetimi’nin eski Lideri Dimitris Hristofyas gibi yüzü Moskova’ya dönük bir siyasetçi olmadı. O, her zaman Brüksel merkezli bir siyasetten yana tavır koydu. Ancak realpolitik gerçeklik, Rusya ile Güney Kıbrıs arasında kurulan köprülerin devamını emrettiğinden, Anastasiadis’in Rusya’yı gücendirici ve dışlayıcı bir siyasi çizgiye kayması pek olası değildir. Bunun sebebi, ABD ve AB’ye duyulan güvensizliğin Güney Kıbrıs’ta güçlü bir şekilde devam etmesidir. ABD Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin “2019 Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji İşbirliği” adlı yasası kapsamında, Kıbrıs’ın limanlarını ve altyapısını Rusya’ya kapatma girişiminin Rumlar tarafından kabul görmemesini, bu güvensizliğin bir yansıması olarak okumak mümkündür.Moskova’nın, NATO ve AB bloğuna karşı Kıbrıs, Malta ve Yunanistan gibi Akdeniz’in stratejik ülkelerine ciddi yatırımlar yaptığı ve bu ülkelerde kısmi koloniler oluşturmaya çabaladığı bilinmektedir. Buralarda meydana gelecek “Küçük Moskovaların” orta vadede Rusya’ya önemli lobi desteği sunacağı açıktır.

Benzer stratejinin işaretleri KKTC’de de görülebilir. İşin tuhaf yanı, “olumsuz ve yasaklayıcı” birçok diplomatik açıklamaya rağmen KKTC’de sürekli yaşayan Rus sayısının 10 bin civarına ulaşmasıdır. Bu sayının yakın zamanda daha da artacağı öngörülmektedir. Irkçılığı ya da yabancı düşmanlığını tasvip etmemiz veyahut belli bir insan kitlesini hedef göstermemiz elbette düşünülemez. Buradaki amaç, adanın hem kuzeyinde hem de güneyinde Rusya ve İsrail’in sosyolojik bir şekilde hızla güçlendiğine dikkat çekmektir.   

Aslında yazının cevap aradığı soru şudur: Tüm bu demografik gelişmeler, İsrail ve Rusya’nın, Doğu Akdeniz’deki varlığını ve nüfuzunu artırma stratejisi kapsamında değerlendirilebilir mi? Yoksa bu durum turizm ve ticarete dayalı basit bir nüfus hareketliliği midir? Rum Yönetimi’nin, AB’nin ileri karakol ülkesi olmasıyla birlikte Kıbrıs’ın cazibesinin arttığı ortadadır. Fakat Kıbrıs’ta yükselen İsrail ve Rus etkisinden rahatsızlık duyan Fransa’nın, AB gücü altında Güney Avrupa ülkelerini etrafına toplamaya çalışarak yeni bir denge arayışına girmesi, malum şüphelerin güçlenmesine yol açmaktadır.

İSRAİL’İN KIBRIS SİYASETİ

A. İsrail Kıbrıs’ı doğal genişleme ve yayılma alanı olarak görmektedir. Bu sebeple: 

• Kıbrıs’ı güvensizlikleştirme politikası sürdürmek.

• Ada’daki mülkiyet, nüfus ve ekonomik ağırlığını artırmak.

• Ada’daki ticari bağlarını güçlendirmek.

• Ada’nın tek bir egemen gücün eline geçmesine mani olmak.

• Ada’daki misyoner ve istihbarat ağını genişletip, güçlendirmek.

• Ada’daki Yahudi varlığını güçlendirmek. Bu doğrultuda Yahudi nüfusun Ada’ya yerleşimlerini teşvik etmek

• Ada’nın tarihi, kültürel ve ticari geçmişinde Yahudi etkisini ön plana çıkaracak bilimsel, kültürel ve sosyal etkinliklere destek olmak ve bu faaliyetleri görünür kılmak.

 “Adadaki Türklerde Yakında Mal Kalmayacak”

KISBÜ Öğretim Üyesi Zeki Akçam da Kıbrıs’ta yabancılara yönelik mal satışlarının çok arttığını ve bunun neticesinde “adadaki Türklerde yakında mal kalmayacağını” belirtti. Özellikle gelecek elli yıl içerisinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tıpkı Filistin’de olduğu gibi el değiştireceğini belirtti. Hükümetlerin yabancılara arazi satışını çok kolay hale getirdiğini belirten Akçam “iyi bir emlakçı ve avukat ile KKTC bakanlar kurulu kararı neticesinde Yabancılar sayısız emlak elde ettiğini belirterek ilgili yasanın acilen tadil edilmesi gerektiğini ifade etti. Devam eden açıklamasında şunları ifade etti: “Tarihi unsurlar göz ardı edilerek yapılan uygulamalar, Kıbrıs Türk tarafındaki toprak varlığını tehlikeye düşürmüştür. Sadece askeri bölgeleri belli uzaklıktaki arazilerin satışının yasak olduğu çok kısa vadeli düşünülmüş olan bir karar var. Örneğin, Girne Zeytinlik Köyü’nün yüksek noktalarından arazi alan bir yabancı her bakımdan Kolordu’ya ait olan birlikleri daha hakim bölgede olduğu için tehlikeye sokmaktadır. Çözüm bu değildir. Hükümetlerin acilen bu konuda karar üretmesi gerekmektedir. Çözüm önerilerimiz:

1. Yabancılar bu zamana kadar aldıkları arazileri artık varislerine bırakamayacaktır. Öldüklerinde mallar KKTC devletine kalacaktır. 

2. Yabancılara mal satışı tamamen durdurulmalıdır. Yabancılar sadece arazi ya da emlak kiralayabilmelidir. Ekilebilir arazi en fazla bir yıl, ev arsa gibi araziler ise en fazla iki yıllığına kiralanmalıdır. İki yılda bir eğer kiracı devletin bütünlüğünü bozucu herhangi bir eylemde bulunmamışsa iki yıl daha kira sözleşmesi uzatılabilir. Bu süreç aynı şekilde devam eder. 

3. %49 Yabancı-%51 Türk hisseli satışlarda gerekli güvenlik soruşturmaları yapılmadan satış yapılmamalıdır. Zaten bu tür hisse oranına sahip şirketler var ise ilgili taşınmazlar satın alınsa bile %49 hisseye sahip olan yabancıya devredilemeyeceğine dair bir ibare konmalıdır. Taşınmaz mallar sadece KKTC vatandaşına devredilebilir. 

4. Arazi satın alacak olan Türkiyeli iş adamları, yatırımcı vs. kişiler için de Türkiye bağlantılı güvenlik soruşturması yapılması gerekmektedir. Eğer şirket ile yapılacaksa yine şirket sahipleri hakkında güvenlik soruşturması yapılmalıdır. Eğer %49 yabancı, %51 Türkiye menşeli bir şirket var ise yine yabancı hissedara taşınmaz malların devredilemeyeceğine dair bir şerh düşülmelidir. 

5. Bazı yabancıların bu kısıtlamalardan sonra KKTC vatandaşı olma yolunu tercih edecekleri de unutulmamalıdır. Bu husus için de önlemler alınmalıdır. Yabancı ile evlilik yapılmışsa sadece KKTC vatandaşı mülk edinme hakkına sahip olmalı. Yabancı damat ya da gelin ancak yedi kuşak sonra mal edinme hakkında sahip olmalıdır. 

Özetle bu tür basit önlemler arazilerimizi yabancılardan ve kötü emeli olan kişilerden koruyabiliriz. Aksi taktirde çocuklarımız ve torunlarımız KKTC’de 100. Yılı göremeyeceklerdir.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner1

banner19

banner3

banner18